06-09-2018 Recai DEMİRSÖZ

Toplumlar, bir yandan kendi yazgıları ile yaşarken, içine düştükleri yaşam biçimi, toplumları bir şekilde değiştirir ve bu değişim para ve diğer oluşumlardır. Yazımın başlığından da anlaşıldığı gibi, toplumlarda, Yukaradan Bakma ve Tepeden Bakma gibi terimler sık sık kullanılır. Feodal yapılanmadan, kapkalist yapılanmaya kadar, hemen hemen her toplumda burjuvazi vardır. Okuduğumuz yabancı romanlardan tutun, daha sonra bizlerin, yani batı taklitnen bizde yazılan romanlarda tüm bunları sık sık okumuşuzdur. Batıdan diyorum, çünkü başta Rönesansla birlikte, batıda kavramsal değerler, bizden yüzlerce yıl önce, öne çıkmıştır. O halde bizler halen batının taklitçileri miyiz diye bir soru sorsak kendimize, sorunun yanıtı evet olacaktır.

Bizler, bu gün yaşı altmış küsuru bulmuş insanlar olarak 50 yılların ortaların da dünyaya merhaba derken, kimine göre bir şeyleri hatırlama yaşı 3 dür kimilerine göre ise neredeyse 10 dur. Kimleri ise hiçbir şeyi hatırlamaz, işte insan aklı öyle bir şeydir. Şanslıyım ki bilge bir babanın oğlu olmak ve yegane eğitimi mi, babamdan almış olmadır. Örneğin bir köyde doğmama rağmen, bizim evde doğduğum yıllarda kitap okunur ve yeryüzüne mal olmuş felsefecilerden söz edilirdi. Dolayısıyla okuduğum tek okulum ilkokula başladığımda, okulun fazlada yabancısı değildim.

1960’larda göçle birlikte, yaşadığım köyde insani bozulmalar az az gözle görünebilir, nitelik kazanmaya başlamıştı. Zaten cumhuriyetin ilk öğretmenlerinin çocuklarının yaşam şekli dahi bizlerden farklıydı. O yıllarda öğretmen okullarına gidip öğretmen çıkmış, öğrencilerin geçmiş, sınıf defterleri elimin altında var ve ilkokul notları oldukça düşük... Fakat, Öğretmen okullarına ve Köy Enstitülerine gittiklerin de, her biri birer öğretmen olmayı başarmışlar. Dolayısıyla bu insanların zaman katkıları veya değişim, denilen şey, bir öncekilere göre kendilerini üstün görmeleri... Bununda başını üst baş dediğimiz giyim kuşam çekmekte ve böylece köylerde, insanların birbirlerine bakış açısı ve insani değerlerde, yazımın başında belirttiğim gibi; az az insanlığında sonunu getiriyor. Göçler ise bunun bir başka örneği... Başta İstanbul'a başlayan göçler ve buralarda, bir iş bulup biraz palazlandıktan sonra, kendilerine bir gecekondu yapıp, sınıf atladığını sanan insanlar. O tek gözlü ve tuvaleti dışarıda olan gecekondu yaşamı, hemen karşımda Ara Güler'in o yıllara ait iki fotoğrafı, biri Sirkeci'de iş bekleyen hamal ve benzeri işçiler, diğeri Eyüp sırtlarında, eğdi denilen aygıtlara takılan helkelerle, gecekondulara su taşıyan, Anadolu’dan göçmüş köylüler, sözde İstanbul'da yaşıyorlar, ama köye geldiklerinde, köylülerine tepeden bakan, değişime uğradıklarını sanan bu insanlar. Pekiyi bunların çocukları okuyup bir şeyler olabildi mi, az bir istisnanın dışında, ya tamirci yada bir fabrikada işçi... Yani anarkil ve atarkillikten asla kurtulamadılar. Geldiğimiz nokta ise tüm bunların salt göstergesi... Dünden beri konuşuluyor, efendim sarayda ejder suyu içilmiş ve ben ilk defa adını duyuyorum. Antalya'da Mersin'de yetişiyormuş ya da yurt dışından ithal ediliyormuş.


Bu yazı 1080 defa okunmuştur.



Recai DEMİRSÖZ Diğer Yazıları
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
Anketimize Katılın

Sadri Artunç Caddesi Trafiğe Kapatılsın Mı?

Evet
Hayır
Kararsızım